HABER ARAMA


Gelişmiş

EN ÇOK OKUNANLAR

SON YORUMLANANLAR


    Eğitimde Yeni Arayışlar

    Okunma  Giriş : Devrim AKGÜNDÜZ
    Yorumlar  Yorum : 0
    Okunma  Oku : 2680
    Tarih  Tarih : 09.06.2014, 09:25

    12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

    Liseden Üniversiteye Geçişte Yeni Arayışlar

    Yaklaşık iki hafta önce Tarabya İngiliz Okulları tarafından düzenlenen ve liseden üniversiteye geçişte dünyadan çeşitli örneklerin tartışıldığı toplantının moderatörlüğü görevini üstlendim. Kabul edersiniz ki konunun ülkemizde hiç eksilmeyen bir önemi ve haber değeri mevcut. Çok net hatırlıyorum; zamanın Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün 2012 yılının Ağustos ayında gerçekleştirilen Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu toplantısı sonrası üniversiteye geçiş sisteminde reform yapılması kararını açıklamıştı. 2012’den itibaren yoğun olarak, özellikle “sınavsız model başlığı” altında çeşitli tartışmalara sıkça tanık oluyoruz.  Kimi zaman adayların ‘SBS modelinde olduğu gibi lise dönemi derslerinin ortalaması ile yerleşebilmesi planlanıyor’ başlıklı kimi zaman ise “ABD modeli geliyor” tarzı haberleri medyamızda görmek mümkün. Ancak genel itibariyle liseden üniversiteye geçiş yöntemlerini sadece sınavdan ibaret görmeyip, bütüncül bir pedagojik sorunsal şeklinde ele alan çalışma bir o kadar az. Mevcut söylem genelde Türkiye’deki eğitim tartışmalarının genel karakteristiği olan klişelerden, tartışmanın folklorikleşmesinden, yüzeysellikten, veriye dayalı olmamaktan ve kuru tekrarlardan ibaret kalıyor. Tarabya’daki panel ise tartışmayı değişik yönleriyle, karşılaştırmalı ve veri-temelli bir yaklaşımla masaya yatırarak yeni bir canlılık ve yön kazandırdı. Bu yüzden emeği geçenlere teşekkür etmek istiyorum.

    Yeni eğitim sistemi ve özellikle dershanelerin de dönüştürülmesiyle hedeflenen değişiklikler dikkate alınınca dünyaca ünlü uzmanların katılımıyla düzenlenen panelde konuyla ilgili tartışmanın parçası olmak heyecan verici bir deneyimdi. Harvard Üniversitesi’nden Prof. Tony Wagner, OECD Eğitim Bölümü yöneticisi Dr. Andreas Schleicher, Avustralya Müfredat, Ölçme/Değerlendirme ve Raporlama Kurumu psikometrisyeni Dr. Kelvin Grogery,  Cambridge Üniversitesi Uluslararası Sınavlar Birimi yöneticilerinden Rhona Armour, Alman Jacobs Üniversitesi’nden öğrenci kabul bölümü direktörü Dr. Heiko Walkenhorst gibi tanınmış isimlerin yer aldığı panelin başlığı ise ‘Üniversiteye Geçişte Farklı Bakış Açıları’ idi. Toplantının ülkemizdeki üniversiteye giriş aşamasında mevcut sisteme alternatif oluşturacak yeni yöntem arayışları ve çalışmaları sürerken düzenlenmesi ayrı bir önem taşımaktadır.

    Dünya örneklerinin konuşulduğu panele kendisi de yurtdışına devlet bursuyla giderek eğitim bilimleri alanında yüksek lisans ve doktora derecelerini kazanmış Milli Eğitim Bakanlığı Yükseköğretim ve Yurtdışı Eğitimler Genel Müdürü Yrd. Doç. Dr. Semih Aktekin’in katılması fevkalade memnuniyet vericiydi. Dr. Semih Aktekin tüm enerjisiyle MEB, TÜBİTAK, YÖK’ten oluşan eğitim-bilim bürokrasisinde devam ettirilen üniversiteye geçiş sistemi değişiklikleri çalışmalarıyla ilgili bizlere gayet samimi bilgiler aktardı.

     

     

    Şu bilinen bir gerçek ki liseden veya dengi okullardan üniversiteye geçiş konusunda ülkelerin uygulamalarını karşılaştırmalı olarak ele alan çalışma ne ülkemizde ne de dünyada pek fazla değil. Türkiye’de eğitim tartışmalarının en önemli sorunlarından biri haline gelen popüler, medyaya bağımlı ve çoğunlukla medyadan beslenen, kulaktan dolma, güncellikten ve veri-temelli olmaktan uzak bilgilerin ülkenin geleceği hakkındaki tartışmaları yönlendirmesi meselesi üniversiteye giriş sistemi reformu tartışmalarında da sıkça karşımıza çıkıyor. Bazen eleştiriyorum: eğitim tartışmalarını sadece folklorik bir şekilde sözlü olarak ele almamalıyız. Daha çok yazmalı, üretmeli ve tartışmalıyız. Doğru değişiklikler için daha fazla araştırmalı ve bir araştırmayı mükemmel yapmanın temel şartı olan mükemmel soruları yakalamalıyız.

     

    Bazen "şu ülke şöyle bir sistem uyguluyor" deniyor, sonra dönüp bakıyorsunuz adı geçen ülke o sistemi yıllar önce değiştirmiş. Ya da sadece detaylarda gizli olan bazı önemli ipuçları, ülke modelleri veya uygulamalar üstünkörü incelendiği ve genelleyici büyük ölçekli makro karşılaştırmalar yapıldığı için atlanıyor. Çok dikkatli davranmalıyız çünkü bazen gözden kaçan detayların bedeli çok ağır ödenebilmekte. Durum böyle olunca dünyadaki güncel gelişmeleri takip eden mekanizmaların kurulmasının önemini daha iyi anlıyoruz. MEB’in en önemli ihtiyacı uluslararası böyle bir takip mekanizmansın eksikliğini hiç zaman kaybetmeden gidermektir. Aynı zamanda üniversitelerin, araştırma kurumlarının, sivil toplumun da bu takip mekanizmalarını oluşturmada daha fazla inisiyatif alması beklenmelidir. Bu açıdan sırası gelmişken İstanbul Aydın Üniversitesi Eğitim Platformu’nun kuruluşunu önemli bulmaktayım. Örnekleri misliyle çoğalmalı.

     

    Üniversiteye geçiş sistemleri ve modelleri ele alınırken çok boyutlu ve katmanlı bir sorunsaldan bahsetmek yerinde olur. Çünkü ülkelerin eğitim felsefeleri, sosyo-kültürel ve idari yapılarının eğitim politikaları üzerindeki belirleyiciliği, üniversite çağ nüfusları, üniversite kontenjanlarında arz-talep ilişkisi, mezun olunan okul türü ile başvurulan üniversite bölümü arasındaki geçiş, yabancı dil, uluslararası yeterliliklere ait lise bitirme/olgunluk sınavları, standartlar, beceri ve yeterlilikler, karakter özellikleri, kültürel faaliyetler, sportif uğraşlar, referanslar vb. parametrelerin hepsi birden üniversiteye girişte (seçme/yerleştirme/kabul) rol oynayabilmektedir. O yüzden Sayın Aktekin’in ‘Dünya insanı yetiştirmek istiyoruz ve ötekini tanımak zorundayız. Ötekini tanıyarak kendimizi daha iyi tanırız. Yükseköğretime geçişte öğrencinin ders dışı uğraşlarını, sanat, spor ve boş zaman etkinliklerini de göz önüne alarak puanlandıracağımız bir sistem düşünüyoruz. Eğitimde bilgiyi önceleyen sistem yerine becerileri de ön plana alan yeni bir sistem kurma peşindeyiz’ sözlerini duyan herkes sanırım panelden memnun ayrılmıştır.

     

    Peki, ötekiler bizi nasıl görüyor ve algılıyor? Panelin konuşmacılarına döneceğim ancak öncesinde; Hürriyet’in, geçen yılın sonunda ABD’nin Yükseköğretim Kurumu niteliğinde olan Collage Board’ın Uluslararası İlişkiler Koordinatörü Clay Henry ile gerçekleştirdiği mülakatı hatırlatmak isterim. Henry, ülkemizde uygulanan sınavlara yönelik, “Türkiye’de ortaöğretime ve üniversiteye girişte uygulanan tek sınavları çok katı buluyoruz. Bu tür sınavlar ABD’de üniversitelerin çok talep ettiği bir şey değil” şeklinde açıklamada bulunmuştu. (http://www.hurriyet.com.tr/egitim/24767293.asp). Clay Henry ile yapılan mülakatı okuduğumdan beri bu “katı” benzetmesi üzerine kafa yormaktayım.  Çünkü merkezi bir sınavımız var ve katsayı problemi neredeyse tamamen ortadan kalktı; ayrıca ortaöğretim başarı puanı öğrencinin lise başarısını bir şekilde hesaba katıyor. Buradaki ‘katı’ ile ne anlatılmak isteniyor? Elbette az çok belli ama ABD gibi esnek bir sistemin tepesindeki ismin bizim sisteme yönelttiği eleştirinin asıl kodları neler? Türkiye’de sistemin Acımasızlığı mı? Adaletsizliği mi? Eğer öyleyse Türkiye’de üniversiteye öğrenci seçme modeli için getirilen ‘katı’ benzetmesi nasıl yumuşatılabilir?

     

    Şüphesiz dünyanın en iyi okullarına sahip yükseköğretim sisteminin öğrenci seçme/yerleştirme/kabul işleriyle ilgilenen kurumunun üst düzey yöneticisi Türkiye’de üniversiteye giriş sistemini "katı" buluyorsa bu tespite neden olan konuları sorgulamak gereklidir. Demek ki üniversiteye öğrenci seçme/yerleştirme/kabul mekanizmalarının daha ‘yumuşak’ yani esnek göstergeleri olan lise başarısını, duygusal, zihinsel ve kişisel özellikleri/yatkınlıkları yeteri kadar hesaba katamıyoruz. Teknik tabiriyle tek sınavın yanısıra çok başka diğer psikolojik, psikometrik, pedagojik değişkeni göz önünde bulundurarak kararlar veremiyoruz. Herşeyi tek bir sınava endeksliyoruz. Anglo-Sakson sisteminde okulların öğrenci kabul (admission) bölümlerinin aksine biz tek sınavla üniversiteye öğrenci yerleştiriyoruz, bir bakıma merkezden öğrenci ataması yapıyoruz. Özetle dünyanın en iyi üniversitelerin sınavlar da dâhil birçok değişkeni kapsayan öğrenci ve üniversite merkezli kabul sistemine nazaran bizde sadece merkezi sınav merkezli bir yapı göze çarpıyor.

     

    Ancak burada ABD modelini koşulsuz "en iyi" olarak sunduğum anlaşılmasın. Tam aksine Türkiye’deki modelin başarılı değişiminin dışarıdan bir üniversiteye giriş sistemini ithal ederek aşılacağını düşünmüyorum. Sürdürülebilir bir üniversiteye giriş sistemi için sürdürülebilir bütüncül bir eğitim sisteminin (özellikle lise bitirme/olgunluk modellerinin) şart olduğunu savunanlardanım.

     

    Dikkat edilirse üniversiteye eleme/seçme/yerleştirme/kabul gibi farklı kavramları kullanma ihtiyacı hissediyoruz. Çünkü bu kavramlar aslında değişik modelleri temsil ediyor. Üniversitelerin kendi kararlarını aldığı sistemde öğrenciler okula ‘kabul ediliyor’. Merkezi sınavın tek belirleyici olduğu yerde öğrenciler "eleniyor, sıralanıyor ve yerleştiriliyor". Belki de bizim önce bu kavramsal tercihimizi belirlememiz gerekiyor ki kendi şartlarımıza ve varmak istediğimiz hedeflerimize en uygun ve ona has bir üniversiteye giriş modelini oluşturabilelim.

     

    Onun için, en son rakamlarla bu sene 175 sınav merkezinde, 6 bin 745 binada, 106 bin salonda, sadece 160 dakika boyunca YGS’ye katılan 2 milyon 86 bin ve sonrasında LYS’ye katılacak 824 bin 835 adayın tüm hayatlarına nasıl yön ve beklentilerine mevcut üniversite kontenjanlarıyla nasıl cevap verilebiliriz, ülkenin hedefleriyle gençlerimizin gelecek planlarını nasıl bağdaştırırız hakkındaki tüm sorularla hiç vakit kaybetmeden yüzleşmeliyiz.

     

    Türkiye’nin nüfusunun yarısının 30 yaşından küçük olması sistemle ilgili değişiklikler konusunda çeşitli zorlukları da beraberinde getirmektedir. Asıl önemli olan hayat ve istihdam için gerekli küresel becerilerin sadece üniversitede edindirilmesinden ziyade, üniversite öncesindeki kademelerde alternatif modeller aramaktan geçmektedir. Eğitim anlayışlarını, teori ve kuram arasındaki yapıcı dengeler üzerine kuran ve aynı zamanda lise bitirme değerlendirmeleri şeklinde de düşünülebilecek uluslararası tanınırlığı küresel ölçekteki ve yaygınlıktaki çeşitli yeterlilik/olgunluk programları bu çerçevede ele alınabilir.

     
     

    Özellikle dünyada uygulanan yabancı olgunluk sertifikasyonlarından bahsedilince çok mesafeli duruyoruz ve hemen yüzümüz ekşiyor. Ancak Türk Eğitim Sistemi hakkında ortalamanın üzerinde bilgisi bulunan herkes bilir ki örneğin uluslararası bakalorya Türkiye’ye 1867 yılında girmiştir ve benzeri sınavlar üniversiteye kabulde uzunca süre belirleyici olmuştur. Hacettepe Üniversitesi’nden Ethem Özgüven hocamızın konu hakkındaki makalesinde şu ifadeler yer almıştır:

     

    1869 tarihinde hazırlanan "Maarifi Umumiye Nizamnamesi"nde kurulması düşünülen Sultanilerle, mevcut "İdadi"leri bitirenlerin Üniversite ve yüksek okullara girme hakkını alabilmeleri için bakalorya sınavından geçirilmeleri öngörülmüş ve bakalorya sınavı "Mülazemet rüusu" adı ile yönetmeliğe konmuştur. 1908 İkinci Meşrûtiyet yıllarında da bir süre bu isimle anılan sınav daha sonraları doğrudan doğruya "bakalorya" adı ile anılmaya başlanmıştır. Cumhuriyet devrinde, 1926-1935 yılları arasında tüm Lise Programındaki derslerden sözlü olarak yapılan "Lise mezuniyet sınavı" ile 1935'ten sonra uygulanan "Devlet Olgunluk Sınavı", bakalorya sınavlarının yerini almıştır. Bu sınavlar şekil ve uygulamadaki bazı farklarla birlikte bakalorya niteliğinde Sınavlardır. Üniversiteye girmede bakalorya sınavında başarılı olmayı şart koşan batı ülkelerinde de Türkiye'de uygulanan "lise mezuniyet ve olgunluk sınavlarının bakalorya sınavına denkliği kabul edilmekteydi. 1935 yılında Liselerde, "Bitirme" ve "olgunluk" olmak üzere ikili bir sınav sistemi uygulanmaya başlandı. Devlet Olgunluk Sınavı, Lise Bitirme sınavlarını vermiş ve Lise Bitirme Diploması almış olanlardan üniversiteye girmek isteyenlere Millî Eğitim Bakanlığı tarafından uygulanan bir sınavdı. Olgunluk sınavlarının amacı "Yüksek tahsilin aradığı değer ve kabiliyetteki kişileri seçmekti" . Üniversiteye girebilme imkânı ancak olgunluk sınavlarında başarılı olanlara verilmekteydi. (http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/34/970/11943.pdf)

     

    1955 yılında yapılan değişikliklerle 1935’ten beri uygulanmakta olan “Lise Bitirme’ ve ‘Devlet Olgunluk Sınavı” sınavlarının yerine “Devlet Lise İmtihanı” adıyla bugünkü manada Türkiye’nin ilk merkezi üniversite sınavı getirildi. Sistemin bu tarihten itibaren yapılan sık değişikliklerle sürdürülebilirlikte zorlanmaya başladığını görüyoruz. 1958 yılında alınan bir kararla ise Devlet Lise İmtihanının okullarca tertiplenmesi esası kabul edilmiş, böylece 1955-1958 arasında uygulanan merkezi sınav sistemi terk edilmiştir.

     

    Çeşitli değişikliklerle beraber Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi, 19 Kasım 1974 tarihinde, Üniversitelerarası Kurul tarafından, 1750 sayılı Üniversiteler Kanunu’nun 52’nci maddesine göre, "Üniversitelerarası Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÜSYM)" adıyla kurulmuş, 1981 yılında yürürlüğe giren 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu ile Yükseköğretim Kuruluna (YÖK) bağlanarak "Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM)" adını almıştır. 3 Mart 2011 tarihine kadar bu adı ile 2547 sayılı Kanunun 10 uncu ve 45 inci maddelerine göre çalışmalarını sürdürmüştür. 3 Mart 2011 tarihli ve 27863 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 17/2/2011 tarihli ve 6114 sayılı Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi Başkanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun ile Kurum idari ve mali özerkliğe sahip, özel bütçeli bir kamu kurumuna dönüştürülmüş, kendine özgü bütçesi olan, uzmanlığa dayalı bir personel rejimi ve idari yapısını oluşturacak yasal zemin hazırlanarak “Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi Başkanlığı” adını almıştır. Üniversite seçmede ABD’li uzmanın ‘katı’ eleştirisine maruz kalan hemen tüm üniversiteye giriş sınavları son 35 yıllık süreçte ÖSYM tarafından uygulanmıştır.

     

    Kısaca, “liseden üniversiteye geçiş” kavramını sadece sınavlara indirgemek ve bunu bütüncül ve tüm K-12’yi kapsayan bir devamlılık olarak görmemek daha esnek ve öğrenci-merkezli “üniversiteye kabul/seçme” sistemlerini benimseyen Anglosakson modeli için katı gelmektedir. Türk modeli yaklaşık 40 yıldır merkezi sınavlar marifetiyle üniversiteye öğrenci yerleştirmektedir. Merkezi sınav modeli, kendi içinde tutarlı ve eşitlikçi bir değerlendirme ve ölçme mekanizmasının tek belirleyici olarak kemikleşmesine neden olurken, 21. Yüzyıl pedagojisindeki eğitim yaklaşımında farklılıklara dayalı bireysellik ve adalet prensipleri ışığında sürdürülebilirliğini, hatta daha önemlisi küresel eğilim ve realitelere daha açık hale gelen toplumsal sosyo-psikolojik meşruiyetini gittikçe yitirmektedir. Türkiye’deki liseden üniversiteye geçiş modelindeki bu basit ama çağın ihtiyaçlarına tam anlamıyla cevap vermeyen algoritması revize edilmeye muhtaçtır.

     

    Ülkemizde ekseriyetle özel okullarda ve az da olsa devlet okullarında uygulanan GCSE/A-Level (İngiltere), Uluslararası Bakalorya, Fransız Bakaloryası (LeBac), Abitur (Almanya), Matura (Avusturya) türü çeşitli uluslararası yeterlilik, tanınırlık ve akreditasyon modellerine ait lise bitirme/olgunluk sınavlarının çeşitli üniversiteye giriş sistemlerinde oynadıkları roller bu çerçevede detaylıca incelenmelidir. Devlet liselerimizde bu programların adapte edilmesi, yaygınlaştırılması, okul ve eğitim kalitemizi arttırmakla kalmaz, eğitim sistemimize, okullarımıza, öğrencilerimize ve öğretmenlerimize ihtiyaç duyulan biçimde uluslararası tanınırlık kazandırır. Öğrenci ve öğretmenlerimizin uluslararası dolaşımını kolaylaştırır. Böylelikle ‘katı’ eleştirisi alan aşırı sınav merkezli eğitim sistemimiz yumuşatılır. Bu yumuşama dışarıya hoş gözükme olarak değil küresel beceri liginde üst sıralara oynamanın bir şartı şeklinde değerlendirilmelidir. Aynı zamanda bu tür programların yaygınlaştırılmasıyla veya 21.yüzyıl becerileri temelli kendimize has bir modelin getirileri de görülecektir. Otantik bir model tasarımıyla sadece üniversiteye girişle sınırlı kalmayıp öğrencilerin kazandıkları becerilerin akreditasyonu tüm dünyada tanınmış olur.

     

    Her ne kadar ülkelerin, bölgelerin, eyaletlerin, üniversitelerin kendilerine has öğrenci seçme/yerleştirme/kabul modelleri bulunsa da, bu tür başlıca bilinen lise bitirme/olgunluk programları dünyanın hemen her yerinde doğrudan tanınırlığa sahiptir. Mesela niçin bizim İbn-i Sina, tüm dünyada tanınan yüzüyle Avisena adında bir lise bitirme modelimiz olmasın? Bu lise bitirme modelinin uluslararası tanınırlığına dönük çalışmalar yapılmasın, kendine has eğitim paradigması oluşturulmasın ve üniversiteye geçişte diğer beceri odaklı göstergelerle beraber değerlendirilmeye dâhil edilmesin? Niçin Türkiye’de üniversiteye girişte bölgesel farklılıklar dikkate alınmasın? Neden?

     

    Tarabya İngiliz Okulları’ndaki panele dönecek olursak; PISA Direktörü ve OECD’nin eğitim bölümünün başında bulunan Dr. Andreas Schleicher konuşmasında dünyadaki üniversiteye giriş sistemlerini 3 ana başlıkta toparlayarak eleme, kabul, yerleştirme, seçme gibi farklı kavramları bir bakıma açıklamış ve farklı modellerle eşleştirmiş oldu: üniversite-merkezli kabul sistemi, sınav odaklı merkezi sistem ile lise bitirme/olgunluk programları merkezli sistem. Tabi bu sistemler birbirlerinden tamamen kopuk değil. Çeşitli modeller üniversiteye giriş yöntemlerini harmanlayabiliyorlar. Böylelikle mesela bazı ülkelerin kendilerine ait karma modeller ortaya çıkarttıklarına şahit oluyoruz. Kendi adıma, Singapur başarılı bir örnek olarak gösterilebilir. Türkiye için bu tür karma modelleri incelemenin yararlı olacağı kanaatindeyim.

     

    Durmuş Günay ve Bekir Gür’ün 2009 yılında hazırladıkları yukarıdaki tablo Andreas’ın üniversiteye giriş tipolojisindeki üç ana başlığı bazı yardımcı değişken ve kriter ışığında ülkelere göre sınıflandırmaktadır. Tabloya bakıldığında sınavsız bir sistemden bahsetmek oldukça zordur. Ancak sınavların tek başına belirleyici olmadığı, ya da tek bir sınavın öğrencilerin geleceklerini belirlemediği sistemlerin uyguladıkları modellerin varlığından söz edebiliriz. Bu açıdan bakıldığında üniversiteye girişi sınavlarını, eğitimin bir devamlılığından ziyade, ondan önceki her şeyi silerek yeni bir kapı açan sıçrama tahtası olarak görmenin yanlışlığı da karşımıza çıkmaktadır. Öyle ki endüstrileşmiş toplumların hemen tümünde yaygın olan bitirme, olgunluk veya yeterlilik sınavları bireyleri sadece üniversiteye değil, aynı zamanda hayatta ve istihdamda gerekli olan becerilere dönük hazırlamaya yoğunlaştıkları için üniversiteye kabul veya yerleştirmeyi daha anlamlı ve sürdürülebilir hale getirmektedirler. Sınavlar öğrencilerin eğitim hayatında dengeli biçimde dağıtılmıştır.

     

    Türkiye’nin 2023 hedefleri göz önünde bulundurulduğunda inovasyona dayalı bir ekonomi kaçınılmazdır. Peki, inovasyona dayalı bir toplumsal ve ekonomik düzen nasıl kurulur? Onun içindir ki üniversiteye giriş başlığının altında ülkelerin eğitim modelleri ve bu modellerin ruhunu oluşturan “nasıl bireyler yetiştirmek istiyoruz” temel sorunsalı tartışmaya açılmalıdır. İşte üniversite giriş sisteminde yapılacak değişiklikler de dâhil eğitimle ilgili birçok hayati meselenin cevabı asıl burada gizlidir. Aynen Andreas gibi yakın zamanda bazı ortak çalışmalarda yer aldığımız Harvard Üniversitesi’nden Prof. Tony Wagner videokonferans ile katıldığı panelde tam da bu noktalara parmak basarak geleneksel eğitim ve öğrenci seçme metotlarının değiştiğini, öğrencilerden beklentilerin de farklılaştığını anlattı. Wagner, dünyanın şu anda beklediği farklı yeterlilikler olduğuna gönderme yaprak, "şimdi referans değil yeterlilik, beceri istiyoruz. Takım çalışması ve entelektüel mütevazılık önemli. Amerika’da biz iyi öğrencileri görüşmelere alıyor, simülasyon yapıyoruz. Takım çalışmasındaki becerilerini gözlemliyoruz" şeklinde konuştu. Hatta Amerika’da bazı okulların liseyi bitirme şartı aramadan ve geleneksel bir giriş sınavı yapmadan öğrencileri sadece yazma becerilerine göre üniversiteye kabul ettiklerini söyledi.

     

    Sınav maratonuna dönüşmüş, sınavların dershane veya değişik isimlerde paralel eğitim modellerini doğurduğu, çocukların kişisel, sosyal, zihinsel ve fiziksel gelişimlerinin eksik bırakıldığı, ülkemiz gibi bir öğrencinin 12 yıl boyunca ortalama 217 bin saat test çözmeye mahkûm edildiği (156 gün)  sistemler artık pek makbul değil. Hatta Asya eğitim mucizesini oluşturduğuna inanılan bu katı sınav-merkezli model Çin ve Japonya gibi iyi eğitim performansı gösteren ülkelerde bile revize ediliyor. Alman Jacobs Üniversitesi’nden Dr. Heiko Walkenhorst’un konuşması esnasında paylaştığı bir karikatürü, yarışmacı, elemeci ve sıralayıcı sınavların bir bakıma "fırsat eşitliği" sloganı adına 21. Yüzyıl Pedagojisi’ne tamamen aykırı doğasını gözler önüne sermesi bakımından çok anlamlı buluyorum. Unutmayalım, öğrencilerin geleceğini, böylelikle de ülkemizin geleceğini belirleyen tek seçme aracı olan merkezi sınavlara tabi tutulan öğrenciler aynen herkese eşit muamele yapalım derken bir maymuna, file, balığa, kargaya, keçiye hadi şu ağaca tırmanın da görelim demek gibidir. Hepsinin meziyetleri ve bireysel özellikleri ağaca tırmanma sınavı için uygun değildir.

    Sınavsız modelden kasıt aslında tek bir sınavın belirleyiciliğine yönelik getirilen eleştirilerden ibarettir. Yoksa hem lise bitirme/olgunluk sınavları, uluslararası tanınırlığa sahip programlar (A-Level, Bakalorya, LeBAc, Matura vb.) hem mülakatlar, hem üniversitelerin kendi uyguladıkları özel sınavlar, hem de birçok yabancı üniversiteye kabulde talep edilen TOEFL, IELTS, SAT veya GMAT gibi sınavlar dünyanın her yerinde uygulanmaktadır. Bu çağda, iki milyonu aşan ve sizden bir gelecek bekleyen üniversite adaylarınıza 160 dakika tek bir sınavla gelecek çözümüyle hazırlamak iddiası biraz hantal kalmaktadır. Ancak 2 milyonu aşkın adayın üniversiteye yerleştirilmesi de kolay iş değildir. Bu noktayı da yadsımayalım. Öyle gözüküyor ki “üniversite kapısında yığılma” şeklinde ifade edilen toplumsal anlayışı bazı inovatif yaklaşımlarla aşmak zorundayız. Yığılmayı beceri odaklı ve uluslararası tanınırlığı olan çeşitli bireysel ve istihdama yönelik yeterliliklere doğru yönlendirmeliyiz. Adayları üniversite kapısına gelinceye kadar hayata hazırlamış ve çeşitli mesleki becerileri kazandırmak gerek.

     

    Tarabya İngiliz Okulları’ndaki paneli şöyle özetleyebiliriz:

     

    - Liseden üniversiteye geçişin sadece geçiş veya sınavlar gözüyle okunmaması, bunun ayrıca bütüncül ve sürdürülebilir bir eğitim felsefesi ve paradigmasının parçası olarak düşünülmesi ön plana çıkmıştır.

    - Üniversiteye giriş modellerinde eleme, sıralama, seçme, yerleştirme ve kabul biçiminde bir sınıflandırma yapılabileceği belirginleşmiştir. Bu uygulamaları şekillendiren hukuki ve yapısal parametreler ele alınmıştır.

    - Her ülkenin kendi sosyo-kültürel, ekonomik ve demografik ihtiyaçları-hedefleri doğrultusunda gerekli üniversiteye giriş, öğrenci kabul, merkezi sınav, uluslararası sınavlar, kişisel özellikler, yetenekler, projeler, gelecek planlaması gibi kriterler ışığında kendine has bir model oluşturması prensibi ağırlık kazanmıştır.

    - Üniversitelere fakülte ve bölümlerine kabul aşamalarında kendi öğrencilerini seçebilme imkânını veren özerkliğe dayalı modellerin etkinliği kabul görmüştür.

    - Üniversitelere kendi fakülte ve öğrencilerini seçebilmelerine imkân tanıyan çeşitli yöntem, uluslararası sınav/değerlendirme ve uygulamaların Türkiye’de tanınırlığını arttırmak için gerekli çalışmaların yapılandırılması benimsenmiştir.

    - Ülkelerin kendi modellerini oluştururken tek bir modelden ziyade ihtiyaçlar ve mevcut şartlar ışığında çeşitli modeller arasında karma bir yöntemsel çerçeveyi benimseyebilecekleri tartışılmıştır.

    - Ulaşılan bulgu ve sonuçların Türkiye’ye uyarlanması aşamasında gerekecek yöntem ve değerlendirmelerle ilgili bir düşünce altyapısı, teorik ve kavramsal çerçeve ile iyi uygulamalar konusunda gerekli tespitler yapılmıştır.

     

    Tüm bu sonuçlara bakınca lise eğitiminin önemi bir kez daha anlaşılmaktadır. Çünkü mevzubahis alternatif lise olgunluk/bitirme modeli uygulamalarıyla, sınav merkezli üniversiteye giriş modelini kitlelerle baş etmek ve onları üniversiteye yerleştirmek adına katı-merkezi-bürokratik bir eleme/sıralama/yerleştirme çözümü modelinden, üniversite özerkliğine de sahip, duygusal zekâ, liderlik, beceri ve yeterlilik merkezli seçme/kabul modeline dönüştürmek kolaylaştırılabilir. Küresel sisteme entegrasyonumuzu ve bizi 2023 hedeflerine ulaştırmasını beklediğimiz nesillerin elde etmesini umduğumuz becerilerin uluslararası tanınırlığını ancak böylelikle kuvvetlendiririz. Herhalde şu tespit doğru olacaktır: bu süreçte eğitimde inovasyona ve sosyal girişimciliğe dayalı uygulamalar ile yerelleştirme çalışmalarını daha sağlam temellerde tatbik etmeye ihtiyacımız var. Muhtaç olduğumuz kudret maarif sistemimizin DNA’sında mevcuttur.

     

    Gökhan Yücel (@goyucel)
    Yazdırılabilir Sayfa Sayfayı Yazdır | Word'e Aktar Worde Çevir | Tavsiye Et Arkadaşına Yolla | Yorum Yaz Mesaj Yolla

    Yazarın Önceki Yazıları

    Son Haberler


    YAZARLAR

    Model Arayan Eğitim Sistemimiz14.11.2016